About drmustafaakman

love to share

Umut Özkırımlı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın, sahnede heyecanlandığı için ağlayan kız çocuğunu sakinleştirme çabası, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında ses getiren tepkilere yol açtı. Görünen o ki bu çaba, Metropoll şirketinin “Is Turkey Experiencing a New Nationalism?” araştırmasıyla eş zamanlı olması, Zeytin Dalı Harekatını önleyemeyen cephelerin tutunacağı bir dal gibi kullanılmakta.

Bu çabaya, BAE’nın finanse ettiği söylenen Ahval haber analiz web sitesi de katılmakta gecikmedi. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile aynı duyguları paylaşmadığı hemen her yazısında ilk gözeçarpan Political Science and International Relations Doçenti Umut ÖzÖzkırımlı’nın yazısı da Ahval’de yer aldı.

Sayın Özkırımlı’nın değerli yazısında, Türkiye gerçekleri ile uymayan çok sayıda hatalar bulunması sebebiyle, kendisi nasıl Political Science and International Relations ise, biz de Medikal Doktor ve sosyolog olarak değerlendirdik. Hatalar son derece vahim. Yazının tamamını değerlendirmek, bir tez çalışması kadar kapsamlı çalışma yapmayı gerektirir. Bu amaçla sadece major hataları değerlendirmekle yetindik.

Yazı, “The return of the Sheikh: On Turkey’s so new nationalism” ile başlamakta. Ciddi ve sevilen bir akademisyen olan Özkırımlı’nın hipnotik bir cümle ile başlaması son derece garip ve vahim. Bu anlamla baktığımızda yazıyı okumaya devam etmemizin aslında bir anlamı kalmamaktadır.

“Sheikh” kelimesi, arap dünyasında yaygın kullanılır. It commonly designates the ruler of a tribe, who inherited the title from his father. “Sheikh” is given to a royal male at birth, whereas the related title “Sheikha” is given to a royal female at birth.

Sheikh kelimesini günümüz manası açısından incelediğimizde major hatalar bulunmaktadır.

Etymology and meaning of Sheikh: The word in Arabic stems from a triliteral root connected with age and aging: شيخ, shīn-yā’-khā’. The term literally means a man of vast power, and nobility, and it is used strictly for the royal families of the Middle East.

Sheikh kelimesini etimolojik olarak incelediğimizde de major hatalar bulunmaktadır.

Sufi term of Sheikh: In Islamic Sufism, the word Shaikh is used to represent a wali who initiates a particular tariqa which leads to Muhammad, although many saints have this title added before their names out of respect from their followers. One prominent example is Shaikh Abdul Qadir Jilani, who initiated the Qadiriyya order which relies strongly upon adherence to the fundamentals of Islam.

Sheikh kelimesini sofilik açısından baktığımızda da major hatalar bulunmaktadır.

Sheikh kelimesinin bölgesel kullanımına baktığımızda, arap dünyası için önemli olan, Anadolu coğrafyası için değersiz bir kelimedir.

It was a memorable, decidedly chilling sight. Turkish President Recep Tayyip Erdoğan had supporters hoist a little girl dressed in military camouflage onto the stage with him as he was addressing his party. Noticing the tears welling up in the little girl’s eyes, he said: “See, we have our maroon berets. Maroon berets do not cry.” Kissing her cheek and clutching her to his side, the president tried to calm her down. And he continued: “Gendarmerie special ops, lieutenant colonel, maroon beret … Mashallah. And she has the Turkish flag in her pocket. If she becomes a martyr, she will be covered by that flag. She is ready for everything, right?

Özkırımlı’nın değerlendirdiği bu kısım, bulunduğu mekan itibariyle heyecanlanan bir kız çocuğuna cesaret vermek amacıyla yapılan konuşmadan ibaret. Aslında bundan daha çok, Bordo bereliliğin önemine, ülkesi için yapılan bir fedakarlığın değerine yapılan bir vurgu. Konuşmanın muhatabı o kız çocuğu değil. Bordo berelilerin ta kendisi.

Cumhurbaşkanı’ın gerçek muhatabı, Umut Özkırımlı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin imkanları ile belli yere gelmiş, vatanı için kalbi atan ve atması gerekenlere. Afrin gibi tehlikeli bir coğrafyada canlarını feda etmekten sakınmayan yiğitlere yapılan cesaret konuşması. Aynı fedakarlığı yapması gerekenlere de bir gönderme.

Bayrak sevgisi, vatan sevgisinin ne olduğuna dair bir ders, Umut Özkırımlı gibi akademisyenler tarafından yanlış anlaşılması, gerçekten çok garip. Burada sayın Özkırımlı’nın hatalı değerlendirme yapması, onun Political Science and International Relations Doçenti olması ile ilgili olabilir. Yoksa kendisinin vatanını sevmediği sonucu çıkarılamaz.

This harrowing scene reminded me of another similar incident in 2008, when the then chief of staff General Yaşar Büyükanıt was offered a Turkish flag painted with the blood of 13 high school students. “The flag made him emotional”, the newspapers covering the “ceremony” reported.

Özkırımlı’yı dehşete düşüren bu konuşma, milletleri millet yapan komutanların, her savaş öncesi yaptığı ile aynı. Bu konuşmadan, Özkırımlı’yı tenzih ederim, vatana bağlılık yerine, dehşet duymak, çok daha dehşet vericidir. Özkırımlı’nın burada verdiği örnekle yapmak istediği hipnotiketki, sadece bayrak sevgisini içinde yaşamayanlara olabilir. Özkırımlı’nın bu değerlendirmesi, bize Magosa’da yaşanan bayrak krizini hatırlattı. Solomos Solomu adındaki Rum, 1996’da türk bayrağını indirmeye çalışmıştı, bu hatasını canı ile ödemişti. Bayrağın manasını bilemeyen batılılar, Solomu’ya emptik yaklaşsalar da, böyle bir olayın tekrarlanmaması, Rum kesiminin dersini aldığını gösterdi. Özkırımlı, bayrağın değerini elbette biliyordur. Bu değeri, yazılarıyla da batılılara göstermesini dileriz.

Then I thought of the headline of a report by John Halpin, Michael Werz, Alan Makovsky and Max Hoffman of the Center for American Progress (CAP), a Washington D.C. based non-partisan think-tank, summarising and commenting on the findings of a new survey on Turkish self-perceptions. “Is Turkey Experiencing a New Nationalism?” the authors asked . Their answer was positive. Surely, the survey had provided some original, unprecedented insights; why else would the authors feel the need to refer to a “new nationalist spirit”?

Özkırımlı burada çok büyük bir değerlendirme hatası yapmakta. Metropoll’ün yaptığı bu değerlendirmenin sonucunda, son derece karışık etnik yapıdaki Anadolu insanının, kürdü olsun çerkezi olsun, zazası, lazı olsun, alevisi olsun sünnisi olsun, laiki olsun kemalisti olsun, %9o civarında, kendisini Türk, Türkiyeli, Müslüman, başka inançlara saygılı olarak tanımlamıştır. Siyasetin, ankete katılanlar arasındaki önemi %50 sevyesinde kalmıştır. Bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Vatandaşı çizgisi ile örtüşmektedir. Paragrafın sonundaki new nationalist spirit ile uyuşan bir sosyolojik değişim gerçekleşmiş görünüyor. Bu, korkulması gereken değil, sevinilmesi gereken bir evrilmedir.

Alas, the findings of the survey, carried out by the polling firm Metropoll, which conducted face-to-face interviews with 2,453 people from 28 provinces in November 2017, simply reiterate what we already know thanks to dozens of other, similar, surveys conducted in last two decades. In this respect, it could also be read as a complement to Bilgi University’s “The Dimensions of Polarisation in Turkey” survey that I discussed in some detail a couple of weeks ago.

Polarizasyon, “division into two sharply contrasting groups or sets of opinions or beliefs” olarak sözlüklerde tanımlanır. Metropoll’ün sonuçları, tam aksine %90lar seviyesinde birlikteyi ispat etmiştir.

Thus an overwhelming majority of the respondents (86 percent) affirmed that “being a Turk” was an important part of their identity. Conceptions about “what it means to be a Turk” are also in line with the findings of earlier surveys; a belief in strong families, speaking the Turkish language and being Muslim are the three most cited identity components – by roughly 68 percent who said they all are “very important” in defining Turkishness.

The findings do not fail to register the resilience and wide appeal of the Sèvres syndrome either, the belief that the West is bent on dismembering Turkey as it did the Ottoman Empire. Some 84 percent of the respondents agree that “Global economic and political elites have too much power over Turkey and should be resisted”. This is compounded with a strong anti-immigrant feeling with 78 percent agreeing with the statement that “Turkey spends too much time and money caring for refugees from other countries and should focus more on its own citizens.” One other interesting, yet not so unexpected finding, is the belief – mostly held by AKP supporters of course – that “Turkey under Erdoğan is fulfilling Atatürk’s ideal of a strong and independent nation”.

These are important findings, but what leads the authors of the report to conclude that this is “a new nationalist spirit grounded deeply in Islam and opposition to Western nations and non-Turkish citizens”?

Metropoll’ün sonuçları, Türklük kavramının, kişinin soy kütüğünde nerede olduğundan bağımsız olduğunu göstermektedir.

If they are referring to the centrality of Islam in defining Turkishness, as they seem to do when they point to the 80 percent who agree with the statement that “Islam plays a central role in my life”, this is a platitude known to all observers of Turkey’s politics, expert or non-expert.

If this is meant to draw attention to “a new form of Turkish nationalism”, they are again off the mark for Islam was an important ingredient of several strands of Turkish nationalism, since at least the transition to multi-party politics. As several commentators have noted, these strands differed from the official Kemalist narrative only in the extent to which they stressed the salience of religion in defining Turkishness (see for example my article, “The Topography of Nationalism in Turkey: Actors, Discourses and the Struggle for Hegemony”, in Riva Kastoryano (ed.), Turkey between Nationalism and Globalization, London: Routledge, 2013; or Tanıl Bora’s earlier essay, “Nationalist Discourses in Turkey”, The South Atlantic Quarterly, 102 (2/3), 2003, 433-51).

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sosyo politik ve sosyo kültürel olarak değerlendirmek gerektiğinde, İslamın da hemen yanıbaşında değerlendirilmesi gerektiğini gösteren bu sonuçlara, Özkırımlı yorum yapmaktan çekinmiş.

More importantly, however, the authors turn a blind eye to the complicated relationship between secular official nationalism and Islam which the republican elites used to rally the Anatolian masses round the radical goals of the Kemalist revolution. In fact, the solution proposed by one of the twin founding fathers of Turkism, Ziya Gökalp, to the fledgling nation’s identity dilemma was a synthesis that brought together what he described as the three elements of Turkishness, namely Turkism, Islamism and Modernism, summed up in the slogan “To be of the Turkish nation, of the Islamic religion, and of European civilization”.

It is true that at least at a rhetorical level, the founders of the republic did downplay the role of Islam when they set out to define what it means to be a “modern” Turk. Yet they adopted a much more accommodationist attitude towards religion in practice, keeping it under control rather than trying to eradicate it. And Islam was the tool the Democratic Party (DP) used to challenge the hegemony of the establishment Republican People’s Party (CHP) from 1950 onwards.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, M Kemal Atatürk ile beraber fikri alt yapısını tanımlayan Ziya Gökalp’in üç esası, Özkırımlı’yı rahatsız etmiş görünüyor ki, Atatürk’ün de destekleriyle Ziya Gökalp ‘in oluşturduğu İslamlaşmak, Özkırımlı tarafından neden tool olarak tanımlandı?

What we witness today is not the rise of a new nationalism, but the return of Ziya Gökalp whom Yusuf Akçura, the other founding father of Turkish nationalism, described as a “sheikh”, or spiritual guide, in an essay he penned for a special issue of “Türk Yurdu”, the foremost Turkish journal of the period, dedicated to the life and teachings of Gökalp in the wake of his death in 1924. It was precisely this status as a guide, a sheikh, that convinced the Turkish youth to join “the most perfect confraternity that has ever existed, the confraternity of Turkish nationalism” (for these and following quotations, see Umut ÖzÖzkırımlı and Spyros A. Sofos, Tormented by History: Nationalism in Greece and Turkey, Hurst and Co. and Oxford University Press, 2008).

The Turks, Gökalp said, were a nation rich in culture, but poor in civilization. They had borrowed “the institutions of foreign peoples and produced an artificial civilization out of them, instead of creating their own”. This also explained the gulf separating the educated and the “common people” in Turkey. To bridge the gulf, the educated had “to go to the people” and learn from them the basics of the national culture, as well as introducing them to modern civilization. The formula he proposed was simple and quite straightforward: “Let us try to acquire everything in techniques from Europe, but let us find our culture only in our own national soul.”

Does this sound familiar to you?

Umut Özkırımlı’nın makalesi bize çok tanıdık geldi. Şarkiyat Sosyolojisi öğrenilmeden Müslüman Arap Türk Dünyasında etkili olamayan batılılar, bölgenin edep ve kültürel yapısına aşina olduktan sonra bölgeye sızabilmişlerdi. Sayın Umut Özkırımlı’nın bunun böyle olduğunu batılılara anlatmasını, onların yaşadıkları ile günümüzün benzeyip benzemediğini sormasını isteriz.

Reklamlar

Maslow, Adam, Satan and Barzani

                We’re not discussing the historical accuracy. It is a well-known story. Adam and Eve who were living an easy life in paradise went through a sorrowful process starting with nakedness after eating the forbidden apple. What is it that grabs even the first human being by the nape of his neck? What was it that drove it? Are there any contemporary examples?

                  The story begins with the Satan. The command by the almighty Allah, “Kowtow to Adam”, caused Satan to refuse the command having an influence over Esteem and Self-actualization. Being driven out of paradise, Satan found a way to motivate Eve with Esteem.

                Being aware that she could not succeed alone, Eve convinced Adam into sin using her power of Love/Belonging. Adam whom Allah “taught all the names” was aware of all the consequences. Hence the sin which he was forced into led them to be cast out of heaven and their children to fall into the trial of a challenging world.  He let himself deceived at the cost of their existence.

                Being sent down to earth, Adam, of course, had to struggle with all the elements of Maslow’s hierarchy of needs and motivation. Firstly, the physiological needs were to be fulfilled. They needed to cover themselves even while they were still in heaven. HE ATE THE APPLE. All his needs were within the distance of a touch. Safety which is at the second step was something which He never thought of while in heaven. It took his years to reach her Eve, which is love and belongings in other words.

                What are those values that steer us though we know that it is not right? How did they appear? Maslow.

                Examining human motivation, Abraham Maslow (1908-1970) showed that human needs come out in steps. Human beings would not concern themselves with the higher ones without fulfilling the lower reason of motivation. For instance, the need for respect of a person with hunger is out of question. That is why begging which an immigrant can never perform in his own country will not be considered as something humiliating in a foreign country. Satisfaction in the first step will continue with the second one. This motivation theory introduced to the west by Maslow is expressed in Anatolia in a similar was as it is in the west: ““When poverty comes in at the door, love flies out of window”.

                The principles of Maslow’s motivation hierarchy continue to influence their successors as they affected Satan, Adam and Eve. I suppose it will go on forever. We observe a highly similar interaction in the Middle East.

                With the agreement Sykes-Picot in 1916 and the confidential Treaty of Lausanne in 1920, the map of Middle East was drawn. The Middle Eastern Kurds who did not want Autonomy in the plebiscite of Kurdish territory in 1918 did not make use of the independence provided by 1920 Treaty of Lausanne. But the oil-rich territory caused the states accustomed to the culture of exploitation to keep hold of the Kurdish card for years. Mesud Barzani who is among the top in the Kurdish politics also took his share.

                Formed following the First Gulf War in 1991 as a result of some long-lasting, complicated, partially-confidential events and projections, Kurdistan Regional Government took its place in the 2nd Gulf War Iraqi Constitution. Northern Iraq having semi-autonomous independence as per the provisions in this constitution increasingly developed in power with the support of Turkey. Marketing the only source of income based upon petrol, could be achieved only with the help of Turkey.  And thus it fulfilled almost all its humanitarian needs.

                The step of physiological satisfaction according to Maslow’s order was met from Turkey in the same way as Adam got in heaven without even noticing. The second step was fulfilled partially by peshmerga forces as well as the support by the USA, the nonaggression of national Iraqi government and condonation of Turkey and Iran. The need for shelter of PKK was already satisfied through nonaggression against KRG. The Barzani administration speedily climbing up the stairs of love/belonging and esteem wanted to shift to the phase of self-Actualization.

                Though the step of self-actualization which is not within the borders allowed for Barzani served the other regional forces in good stead, Turkey and Iran were a threatening attack for the safety phase.

                Adam was deceived by Eve through love and belongings. We do not know yet what kind of love it was that convinced Barzani. However, it turns out that Turkey and Iran seem to push back the Northern Iraq region to the first step of Maslow. Just like Adam.

 

Katalan ve Barzani Referandumları Farklı mı?

Catalan referandumu ile Kuzey Irak referandumlarını sağlıklı değerlendirmek, her iki toplumun coğrafik, kültürel etnik ve tarihi açılardan değerlendirmesi ile mümkün olabilir. Tüm bu faktörler ele alınsa bile gözden kaçan faktörler olabileceği gibi, değerlendirmeye alınan özelliklerin de zaman içiğnde farklı olabileceğini göz önünde tutmak gerekir.
Bu makalemizde her iki toplumu, sosyolojik açıdan değerlendirerek, referendum gerçekciliği ve haklı olup olmadığını ortaya konmak istedik.
Toplum diye ifade ettiğimiz insan topluluklarını şekillendiren semboller, inançlar, değerler, davranış biçimleri, normlar ve toplumun bir süredir birlikteliğini ortaya koyan tarihi yapı ve kültürel objelerdir. Bu insan topluluğunun yüzyıllardır birlikteliğini ortaya koyan göstergelerden biri, müzeler ve tarihi yerleşim alanlarıdır. Müzeleri küçümsemeyin. Bir milletin tarihini, bir bölgenin önemini, eski ile yeninin bağlarını sağlayandır müzeler. Saptırmalar elbette olsa da, olmayan bir objeyi yerleştiremezsiniz. Yalanınız varsa günün birinde yüzünüze çarpılabilir.
Sadece Barcelona’da irili ufaklı 68 müze bulunmaktadır. Eski yeni tarih, arkeoloji, modern ve eski sanat müzeleri, askeri müze gibi, hayatın her alanine kapsayan, Katalan bölgesinin hafızası, müzelerde sergilenmekte, bölge halkının birlikteliğini güçlendirmektedir. Tüm catalan bölgesi değerlendirildiğinde yüzlerce müze bulunmaktadır. Catalan bölgesinde 5 adet UNESCO koruması altında dünya mirası kapsamında koruma alanı mevcuttur. Toplamda 47 büyük tarihi arkeolojik yerleşim alanı mevcut olup, turist ziyaretlerine açıktır.
Bir diğer kültür ve medeniyet belirtisi kütüphanelerdir. İnsan, bilgi teknoloji birikimini, I,nsan kalitesini yetişmişliğini gösteren kitapların buluştuğu yer. Katalan bölgesinin en büyüğü 1907 yılında açılan National Library of Catalonia olmak üzere yüzlerce irili ufaklı kütüphanesi kullanımdadır. 21 eski ve köklü üniversite ile birlikte, sayısız çeşitlilikte üniversite öncesi eğitim zorunludur. Yine edebiyat ve kültürmirası olarak, Catalan bölgesinde günlük yayınlanan 15’in üzerinde gazete, yüzlerce dergi bulunmakta, catalan dili ile yayınlanan sayısız kitap ve okuyucusu mevcuttur.
Catalanların tarih sahnesine çıkışı ve bağımsızlık mücadeleleri milattan önceye dayanmakla birlikte, 17. Yüzyılda belirginleşmiştir. Bölgede kanlı bağımsızlık mücadeleleri, katalanlara verilen bağımsızlık sözleri ile büyük devletlerin insan asker gücünü kullanmaları defalarca gözlenmiştir. Catalanları bağımsızlıklarını kazanama korkuları, hakim güçler tarafından, daima engellenmeye çalışılmıştır. Dünyanın digger bölgelerindeki azınlıklar gizli güçler tarafından kullanılarak bölünmüşlük sağlanmaya çalışılırken, catalanların itici gücü, kendileri olmuştur.
Catalan bölgesi, tarihin hemen her döneminde, katalan halkının mukim olduğu yer olarak kalmıştır. Başka bir etnik yapının hakimiyeti görülmemiştir.
 
Bir de Kuzey Irak bölgesine bakalım.
 
Kuzey Irak ve Kürt bölgesi Mezopotomya’da yerleşmiştir. İnsanlığın ilk geliştiği yer olarak ifade edilen, tarihin en eski yerleşim yerleri bu bölgededir.Dünyanın en bereketli toprakları yüzlerce devlet, ırk din etnik yapı ve culture ev sahipliği yapmıştır. Halen bu bölgede dağınık halde,Aramiler‎, Arap grupları‎, Arap uygarlığı‎, Assurlular, Süryaniler‎, Dürziler‎, Dürzilik‎, Filistinliler‎, Kıptîler‎, Kürtler‎, Süryaniler‎, Ortadoğu Türkleri‎, Yahudiler‎, Domlar, Kıptîler, Reşaide, Çerkesler ve Şabankaralar yaşamaktadırlar. Oysa Catalan bölgesi, daha tek tip diyebileceğimiz insan yapısından oluşmaktadır.
Tarih sahnesinde erken yer almasına ragmen, Irak ve bölgesi, müze açısından oldukça zayıftır. Kuzey Irak bölgesinde ise ilk müze Süleymaniye’de 2016da açılmış, Erbil’de 2020 yılında açılması planlanmaktadır.  Bölgede batılı anlamda kütüphanecilik hizmeti verilmemektedir. 8 bölgesel üniversite kurulmuştur. Tirajları düşük de olsa, günlük 10 kadar günlük gazete mecmua bulunmakta, sınırlı sayıda matbaacılık hizmetleri sunulmaktadır.
Yüzyıllardır iç içe yaşamaya alışmış olan bölge haklarında bağımsızlık düşüncesi  ve hareketleri , kendi iç dinamikleriyle oluşması vaki olmamıştır. Nitekim 1918 Plebisitinde  bölge kürt halkı, bağımsızlık istememiş, 1920 Lozan anlaşmasındaki bağımsızlık seçeneğini kullanmak istememişler . Kuzey Irak bölgesi, tarihin her döneminde karmaşık etnik yapı ile iç içe yaşamış, belli bir ırkın hakim yerleşkesi olmamıştır.
 
Belli insan topluluklarını devletleşme ve birlikte yaşama, birbirleri için yaşamaya iten tarihi ve kültürel yapılar irdelendiğinde, catalan bölgesi ile Kuzey ırak bölgesi bambaşka dinamikler içermektedir. Catalan bölgesinin bağımsızlık taleplerinin yüzyıllardır süregelen bir mücadele ve dış güçlerin baskıları ile engel olunduğu gözlenirken, Kuzey Irak’da bugün hakim ırk olarak gösterilmeye çalışılan, ama aslında karmaşık etnik yapı ile yaşayagelen nüfus yapısının, devletleşmeye itilmesinin dış güçlerce olduğu aşikardır.
Netice olarak, Catalan bölgesinin, bağımsızlığa yüzyıllardır aç, Kuzey Irak Bölgesi kürtlerinin ise, devletleşmeye “itildiklerini” söyleyebiliriz.

Sayfanın Tozunu Ele

Kitap okumak ne zor.

Başlaması gibi, anlaması, daha sonra hatırlanması ve işine yaraması. Bunlar da zor.

Peki seçmesi? Belki de en önemlisi.

Neyi okumalı,  nasıl seçmeli.

Alakasız görünse de aklıma büyük şirketlerin eleman alımını hatırladım. İş başvurularının <b>ilk elemesi</b>ni aracı firmalara yaptırıyorlar. Sonraki aşama firmanın birimine ait. Onlar da bir kaç aşama değerlendirme yaptıktan sonra nihaî kararı belki patron veriyor.

Kitap seçimi ile ilgisi ne olabilir?

Gelmiş gelecek, 130 milyon kitap yazılmış. Yalancı peygamber Google bilgisi. Birini okumamış olsan ne kaybın olur? Olmaz. İnsan ömrü çağımızda 70-80 arası. Doğduğun gün okumaya başladasanız, 70/80×365=25550-29200 eder.

Bazıları önemli şüphesiz. Hak Subhanehû’nun anlamamız için indirdiği bir yana, klasik eserleri unutmamalı.

Her neyse. Bu büyük insaniyet kütüphanesinden seçimi nasıl yapacağız?

Bana göre çözüm basit. Şirketler gibi. İkinci elden.

Yani zaten okunmak için ilk elemesi yapılmışlardan.

….

Ki bunların farklı özellikleri de var.

Ne gibi?

1932 yılından bir mektup. Bir meslekdaşım yazmış; ismi belirsiz. Yaşamaya devam ediyor. 

Notta;

2 taburcu var

pijama 18 adet

çamaşır 18 ”

çarşaf 2 ”

gömlek 3 (5) ..

yazmış.

50-60 yıl öncesinden bir hayat emaresi. Farklı bir güzellik. 

Öyle değil mi?

Pamuk Annem

84 yaşında. Muhacir evlerine yerleştiğinden bu yana 66 yıl geçmiş.

Rahmetli Menderes vermiş arsayı. Babasıyla beraber yapmışlar evlerini. Tek katlı. İki oda. Banyo ve mutfak çok mütevazi. Tuvaleti bahçede. Hâlâ nasıl boya yaptığını, kiremitleri nasıl döşediğini hatırlıyor. 

Babası at arabacısıymış. Ben tanıyamadım. Hanımın sevgili dedesi. Kum taşırmış. Sabah erkenden yola çıkar, rızkını ararmış. Köşe başına kadar torununu götürür, 3 kuruş 5 kuruş şeker sakız parası verirmiş. Dede, atını kimselere emanet etmezmiş. Öyle ya. Kendi alınteri ile eve çalışan bir emekçi.

Unutamamış Pamuk annem babacığını. Hatıralarını sıralar da sıralar. Gözler buğulu.

-Babacım benim. Onu seviyorum.

Bu cümleyi tekrarlamak çok hoşuna gidiyor olmalı; gözleri yaşarıyor. 

-O benim canım.

Sanki karşısında ve kulağına fıdıldıyor. Sağlığında söyleyememiş, belli. O senelerde ayıpmış birine sevdiğini söylemek.

-Hem halim, hem selimdi.

Bir gurur kokusu kulaklara çalınıyor.

İstanbul Gaziosmanpaşa Kartepe’deymiş mekânları; göçmen evleri. Şimdi bile herkes öyle bilir. Gerçekten kar çok yağarmış. Hepsi yıkılmış. Sevimli evler, biçimsizleriyle değişmiş. Saadet kokusu, para kokusuna mağlup olmuş.

-Canım babam. Seni çok seviyorum. Seviyorum…

10 kez bile belki az. İçinden ne çok tekrar ediyordur. Ne özlem.

Vefat edeli olmuş kırk yıl. Diyor ki; 

-Gidemedim bugün.

Kaç kez kabrine gidip dua ettik. Kabul edemiyor vefatını; burnunda tütüyor belli.

-Canım babacığım.

Zaten severdim at arabacılarını. Şimdi daha çok seviyorum. Yumuşak huylu biriymiş. Rahmetler olsun. Adı Nuri.

Bugünlerde işler değişti. Evine gitme derdine düştü. Hani o bacasından duman değil şefkat fışkıran ev. Göçmenlere ait olanından.

-İstanbul’da evim var. Bekler beni kocam. Bursa’da ne işim var benim. Aldınız getirdiniz kaldım buralarda. Kocam açtır, açıktır. Atletini bulamaz. Havlusu kirlenmiştir…

Gurbet acısını hissediyor. Yalansız.

Öleli otuz sene olmuş kocası. Unutmak istemediği, saçlarını savurarak önünden geçtiği ilk gün. O gün vurulmuş kocası. Aşk ateşi dağlamış adamı.

Vazgeçmesi imkansız. Fronto-temporal lob atrofisi var MRI’de.

Demans.

Beyninin küçülmesinden mi, yoksa özlemin derinliğinden mi bilemedim. Hangisi daha güçlü; hangisi daha kavi; tutsun götürsün onu?

Vazgeç tuşu silinmiş.

3 yaşında kızımız oldı. Çok şirin. Çok mutlu. Yeterki evi, kocası, babası aklına düşmesin.

Pamuk annem.

Asla vazgeçmiyor. Sevimli ve mutlu bir bakışla;

-Yıkılalı yıllar olmuş evine gidecek.

Evimizin onur misafiri. Çıkıp gitmesine razı değiliz. Terk etmiyor.

Pamuk annemizi seviyoruz. Yaradanın bize hediyesi.

Hipnoz Olmuşum

Tamamen tesadüfen bulunmuş bir zihin potansiyeli. Çeşitleri var. Belki de en ilginci self-hipnoz; kişinin ken kendisini hipnotize etmesi. Hayvanlara da yapabiliyorsunuz. Hatta tavuklara yapıldığını biliyorum.

Genellikle, gösteri amaçlı yapılanlarına şahit oluyoruz. O da televizyonda. İçimizde hep bir şüphe; acaba bir numara mı var? Aldatılıyor muyuz?

Hipnoz, odaklanma demek aslında. Derin trans başka bir boyutu. Bu derece hipnotize edilmiş birine, bu anda öğretilen şifre-komut ilişkisi, kurban’a istediğimiz şeyi yaptırabiliriz. 

Uf. Kafada deli düşünceler…

Hatta, yine bir televizyon programında seyretmiştim, National Geographic idi, yolda yürüyen yayanın kulağına bir şeyler fısıldayarak komut öğretiliyor ve mağdur kırmızı balonu görünce banka kartı ile para çekip, hepsini çöpe atıyordu.

Uff. Kafada deli sorular…

Günlük hayatımızda da hipnozu o kadar sık kullanıyoruz ki, farkında bile değiliz. Bir konuşmayı kuvvetlendirmek için yapılanlar takılıyor hemen gözüme (Bu da bir hipnoz oldu).

Mesela?

Medyada kullanılanlardan Kıskıvrak nedir? Derin anlamına girmeden Defalarca tecavüz ne demektir? Ya Örgütsel Döküman?

Hadi bu sonuncusunu bir mânâ verebilelim. Öbürleri, dolgu taşı. İnandırıcılığımızı artırmak için kullanılan hipnotik ifadeler. Hepsi bu.

Ufff. Kafada deli fikirler…

Davut’un Bisikleti Ne Marka?

1700’lü yılların sonunda icad edildi. Belki de önce idi de tarihe ancak o zamanlar not düşüldü.


Celerifere. Evet. Ona ilk verilen isim bu. Veleospite, bizdeki ismiyle velespit sonra. Şeytan arabası.

İki teker, yani bi cycle, bisiklet, denge işi. Yere değen noktası 2 olduğundan, düzlem oluşmuyor. Haliyle düzlem oluşmayınca da hareket olmadığında düşülüyor. Bir diğer söylenişle, fizik, matematik ve dahi kimya bir birine giriyor. Kimya be derseniz, onu düşene sırun. Kimyanız bozulur.

Dengenin özeti şu: Ne yöne düşüyorsanız, direksiyonu o yöne çevirecek ve o yöne hafif yatacaksınız. Bu da tam da gelmek istediğimiz konu. Eğer aksini yaparsanız, düşersiniz.

Doğrusunu yalnız Allah bilir Tevrat’ta geçen bir hikaye vardır; Davut ve Golyat. Golyat, savaşta ve dövüşte yenilmesi imkansız biriymiş. Onu güne kadar önüne çıkan her ama herkesi, atalarının çayırına göndermiş. Gel zaman, git zaman artık Filistin halkının canına rak demiş. Ödüller vaad edilmiş. Davut çıkmış. Ödülleri de sevmiş olmalı. Çıkmış gebertmiş azılı katili.

Derler ki Davut, Golyat’tan önce kendi korkusunu yenmiş. İlk yendiği ve çok daha büyük olanı o imiş.

Tıpkı bisiklet gibi.

Hani düştüğünüz tarafa dönmeniz ve o tarafa yatmanız gibi. Aksi halde kimyanız bozulur. Düşersiniz.

Kim bilir, belki hayatta pek çok şey böyle?