Umut Özkırımlı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın, sahnede heyecanlandığı için ağlayan kız çocuğunu sakinleştirme çabası, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında ses getiren tepkilere yol açtı. Görünen o ki bu çaba, Metropoll şirketinin “Is Turkey Experiencing a New Nationalism?” araştırmasıyla eş zamanlı olması, Zeytin Dalı Harekatını önleyemeyen cephelerin tutunacağı bir dal gibi kullanılmakta.

Bu çabaya, BAE’nın finanse ettiği söylenen Ahval haber analiz web sitesi de katılmakta gecikmedi. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile aynı duyguları paylaşmadığı hemen her yazısında ilk gözeçarpan Political Science and International Relations Doçenti Umut ÖzÖzkırımlı’nın yazısı da Ahval’de yer aldı.

Sayın Özkırımlı’nın değerli yazısında, Türkiye gerçekleri ile uymayan çok sayıda hatalar bulunması sebebiyle, kendisi nasıl Political Science and International Relations ise, biz de Medikal Doktor ve sosyolog olarak değerlendirdik. Hatalar son derece vahim. Yazının tamamını değerlendirmek, bir tez çalışması kadar kapsamlı çalışma yapmayı gerektirir. Bu amaçla sadece major hataları değerlendirmekle yetindik.

Yazı, “The return of the Sheikh: On Turkey’s so new nationalism” ile başlamakta. Ciddi ve sevilen bir akademisyen olan Özkırımlı’nın hipnotik bir cümle ile başlaması son derece garip ve vahim. Bu anlamla baktığımızda yazıyı okumaya devam etmemizin aslında bir anlamı kalmamaktadır.

“Sheikh” kelimesi, arap dünyasında yaygın kullanılır. It commonly designates the ruler of a tribe, who inherited the title from his father. “Sheikh” is given to a royal male at birth, whereas the related title “Sheikha” is given to a royal female at birth.

Sheikh kelimesini günümüz manası açısından incelediğimizde major hatalar bulunmaktadır.

Etymology and meaning of Sheikh: The word in Arabic stems from a triliteral root connected with age and aging: شيخ, shīn-yā’-khā’. The term literally means a man of vast power, and nobility, and it is used strictly for the royal families of the Middle East.

Sheikh kelimesini etimolojik olarak incelediğimizde de major hatalar bulunmaktadır.

Sufi term of Sheikh: In Islamic Sufism, the word Shaikh is used to represent a wali who initiates a particular tariqa which leads to Muhammad, although many saints have this title added before their names out of respect from their followers. One prominent example is Shaikh Abdul Qadir Jilani, who initiated the Qadiriyya order which relies strongly upon adherence to the fundamentals of Islam.

Sheikh kelimesini sofilik açısından baktığımızda da major hatalar bulunmaktadır.

Sheikh kelimesinin bölgesel kullanımına baktığımızda, arap dünyası için önemli olan, Anadolu coğrafyası için değersiz bir kelimedir.

It was a memorable, decidedly chilling sight. Turkish President Recep Tayyip Erdoğan had supporters hoist a little girl dressed in military camouflage onto the stage with him as he was addressing his party. Noticing the tears welling up in the little girl’s eyes, he said: “See, we have our maroon berets. Maroon berets do not cry.” Kissing her cheek and clutching her to his side, the president tried to calm her down. And he continued: “Gendarmerie special ops, lieutenant colonel, maroon beret … Mashallah. And she has the Turkish flag in her pocket. If she becomes a martyr, she will be covered by that flag. She is ready for everything, right?

Özkırımlı’nın değerlendirdiği bu kısım, bulunduğu mekan itibariyle heyecanlanan bir kız çocuğuna cesaret vermek amacıyla yapılan konuşmadan ibaret. Aslında bundan daha çok, Bordo bereliliğin önemine, ülkesi için yapılan bir fedakarlığın değerine yapılan bir vurgu. Konuşmanın muhatabı o kız çocuğu değil. Bordo berelilerin ta kendisi.

Cumhurbaşkanı’ın gerçek muhatabı, Umut Özkırımlı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin imkanları ile belli yere gelmiş, vatanı için kalbi atan ve atması gerekenlere. Afrin gibi tehlikeli bir coğrafyada canlarını feda etmekten sakınmayan yiğitlere yapılan cesaret konuşması. Aynı fedakarlığı yapması gerekenlere de bir gönderme.

Bayrak sevgisi, vatan sevgisinin ne olduğuna dair bir ders, Umut Özkırımlı gibi akademisyenler tarafından yanlış anlaşılması, gerçekten çok garip. Burada sayın Özkırımlı’nın hatalı değerlendirme yapması, onun Political Science and International Relations Doçenti olması ile ilgili olabilir. Yoksa kendisinin vatanını sevmediği sonucu çıkarılamaz.

This harrowing scene reminded me of another similar incident in 2008, when the then chief of staff General Yaşar Büyükanıt was offered a Turkish flag painted with the blood of 13 high school students. “The flag made him emotional”, the newspapers covering the “ceremony” reported.

Özkırımlı’yı dehşete düşüren bu konuşma, milletleri millet yapan komutanların, her savaş öncesi yaptığı ile aynı. Bu konuşmadan, Özkırımlı’yı tenzih ederim, vatana bağlılık yerine, dehşet duymak, çok daha dehşet vericidir. Özkırımlı’nın burada verdiği örnekle yapmak istediği hipnotiketki, sadece bayrak sevgisini içinde yaşamayanlara olabilir. Özkırımlı’nın bu değerlendirmesi, bize Magosa’da yaşanan bayrak krizini hatırlattı. Solomos Solomu adındaki Rum, 1996’da türk bayrağını indirmeye çalışmıştı, bu hatasını canı ile ödemişti. Bayrağın manasını bilemeyen batılılar, Solomu’ya emptik yaklaşsalar da, böyle bir olayın tekrarlanmaması, Rum kesiminin dersini aldığını gösterdi. Özkırımlı, bayrağın değerini elbette biliyordur. Bu değeri, yazılarıyla da batılılara göstermesini dileriz.

Then I thought of the headline of a report by John Halpin, Michael Werz, Alan Makovsky and Max Hoffman of the Center for American Progress (CAP), a Washington D.C. based non-partisan think-tank, summarising and commenting on the findings of a new survey on Turkish self-perceptions. “Is Turkey Experiencing a New Nationalism?” the authors asked . Their answer was positive. Surely, the survey had provided some original, unprecedented insights; why else would the authors feel the need to refer to a “new nationalist spirit”?

Özkırımlı burada çok büyük bir değerlendirme hatası yapmakta. Metropoll’ün yaptığı bu değerlendirmenin sonucunda, son derece karışık etnik yapıdaki Anadolu insanının, kürdü olsun çerkezi olsun, zazası, lazı olsun, alevisi olsun sünnisi olsun, laiki olsun kemalisti olsun, %9o civarında, kendisini Türk, Türkiyeli, Müslüman, başka inançlara saygılı olarak tanımlamıştır. Siyasetin, ankete katılanlar arasındaki önemi %50 sevyesinde kalmıştır. Bir süre önce Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Vatandaşı çizgisi ile örtüşmektedir. Paragrafın sonundaki new nationalist spirit ile uyuşan bir sosyolojik değişim gerçekleşmiş görünüyor. Bu, korkulması gereken değil, sevinilmesi gereken bir evrilmedir.

Alas, the findings of the survey, carried out by the polling firm Metropoll, which conducted face-to-face interviews with 2,453 people from 28 provinces in November 2017, simply reiterate what we already know thanks to dozens of other, similar, surveys conducted in last two decades. In this respect, it could also be read as a complement to Bilgi University’s “The Dimensions of Polarisation in Turkey” survey that I discussed in some detail a couple of weeks ago.

Polarizasyon, “division into two sharply contrasting groups or sets of opinions or beliefs” olarak sözlüklerde tanımlanır. Metropoll’ün sonuçları, tam aksine %90lar seviyesinde birlikteyi ispat etmiştir.

Thus an overwhelming majority of the respondents (86 percent) affirmed that “being a Turk” was an important part of their identity. Conceptions about “what it means to be a Turk” are also in line with the findings of earlier surveys; a belief in strong families, speaking the Turkish language and being Muslim are the three most cited identity components – by roughly 68 percent who said they all are “very important” in defining Turkishness.

The findings do not fail to register the resilience and wide appeal of the Sèvres syndrome either, the belief that the West is bent on dismembering Turkey as it did the Ottoman Empire. Some 84 percent of the respondents agree that “Global economic and political elites have too much power over Turkey and should be resisted”. This is compounded with a strong anti-immigrant feeling with 78 percent agreeing with the statement that “Turkey spends too much time and money caring for refugees from other countries and should focus more on its own citizens.” One other interesting, yet not so unexpected finding, is the belief – mostly held by AKP supporters of course – that “Turkey under Erdoğan is fulfilling Atatürk’s ideal of a strong and independent nation”.

These are important findings, but what leads the authors of the report to conclude that this is “a new nationalist spirit grounded deeply in Islam and opposition to Western nations and non-Turkish citizens”?

Metropoll’ün sonuçları, Türklük kavramının, kişinin soy kütüğünde nerede olduğundan bağımsız olduğunu göstermektedir.

If they are referring to the centrality of Islam in defining Turkishness, as they seem to do when they point to the 80 percent who agree with the statement that “Islam plays a central role in my life”, this is a platitude known to all observers of Turkey’s politics, expert or non-expert.

If this is meant to draw attention to “a new form of Turkish nationalism”, they are again off the mark for Islam was an important ingredient of several strands of Turkish nationalism, since at least the transition to multi-party politics. As several commentators have noted, these strands differed from the official Kemalist narrative only in the extent to which they stressed the salience of religion in defining Turkishness (see for example my article, “The Topography of Nationalism in Turkey: Actors, Discourses and the Struggle for Hegemony”, in Riva Kastoryano (ed.), Turkey between Nationalism and Globalization, London: Routledge, 2013; or Tanıl Bora’s earlier essay, “Nationalist Discourses in Turkey”, The South Atlantic Quarterly, 102 (2/3), 2003, 433-51).

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sosyo politik ve sosyo kültürel olarak değerlendirmek gerektiğinde, İslamın da hemen yanıbaşında değerlendirilmesi gerektiğini gösteren bu sonuçlara, Özkırımlı yorum yapmaktan çekinmiş.

More importantly, however, the authors turn a blind eye to the complicated relationship between secular official nationalism and Islam which the republican elites used to rally the Anatolian masses round the radical goals of the Kemalist revolution. In fact, the solution proposed by one of the twin founding fathers of Turkism, Ziya Gökalp, to the fledgling nation’s identity dilemma was a synthesis that brought together what he described as the three elements of Turkishness, namely Turkism, Islamism and Modernism, summed up in the slogan “To be of the Turkish nation, of the Islamic religion, and of European civilization”.

It is true that at least at a rhetorical level, the founders of the republic did downplay the role of Islam when they set out to define what it means to be a “modern” Turk. Yet they adopted a much more accommodationist attitude towards religion in practice, keeping it under control rather than trying to eradicate it. And Islam was the tool the Democratic Party (DP) used to challenge the hegemony of the establishment Republican People’s Party (CHP) from 1950 onwards.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, M Kemal Atatürk ile beraber fikri alt yapısını tanımlayan Ziya Gökalp’in üç esası, Özkırımlı’yı rahatsız etmiş görünüyor ki, Atatürk’ün de destekleriyle Ziya Gökalp ‘in oluşturduğu İslamlaşmak, Özkırımlı tarafından neden tool olarak tanımlandı?

What we witness today is not the rise of a new nationalism, but the return of Ziya Gökalp whom Yusuf Akçura, the other founding father of Turkish nationalism, described as a “sheikh”, or spiritual guide, in an essay he penned for a special issue of “Türk Yurdu”, the foremost Turkish journal of the period, dedicated to the life and teachings of Gökalp in the wake of his death in 1924. It was precisely this status as a guide, a sheikh, that convinced the Turkish youth to join “the most perfect confraternity that has ever existed, the confraternity of Turkish nationalism” (for these and following quotations, see Umut ÖzÖzkırımlı and Spyros A. Sofos, Tormented by History: Nationalism in Greece and Turkey, Hurst and Co. and Oxford University Press, 2008).

The Turks, Gökalp said, were a nation rich in culture, but poor in civilization. They had borrowed “the institutions of foreign peoples and produced an artificial civilization out of them, instead of creating their own”. This also explained the gulf separating the educated and the “common people” in Turkey. To bridge the gulf, the educated had “to go to the people” and learn from them the basics of the national culture, as well as introducing them to modern civilization. The formula he proposed was simple and quite straightforward: “Let us try to acquire everything in techniques from Europe, but let us find our culture only in our own national soul.”

Does this sound familiar to you?

Umut Özkırımlı’nın makalesi bize çok tanıdık geldi. Şarkiyat Sosyolojisi öğrenilmeden Müslüman Arap Türk Dünyasında etkili olamayan batılılar, bölgenin edep ve kültürel yapısına aşina olduktan sonra bölgeye sızabilmişlerdi. Sayın Umut Özkırımlı’nın bunun böyle olduğunu batılılara anlatmasını, onların yaşadıkları ile günümüzün benzeyip benzemediğini sormasını isteriz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s