Sayfanın Tozunu Ele

Kitap okumak ne zor.

Başlaması gibi, anlaması, daha sonra hatırlanması ve işine yaraması. Bunlar da zor.

Peki seçmesi? Belki de en önemlisi.

Neyi okumalı,  nasıl seçmeli.

Alakasız görünse de aklıma büyük şirketlerin eleman alımını hatırladım. İş başvurularının <b>ilk elemesi</b>ni aracı firmalara yaptırıyorlar. Sonraki aşama firmanın birimine ait. Onlar da bir kaç aşama değerlendirme yaptıktan sonra nihaî kararı belki patron veriyor.

Kitap seçimi ile ilgisi ne olabilir?

Gelmiş gelecek, 130 milyon kitap yazılmış. Yalancı peygamber Google bilgisi. Birini okumamış olsan ne kaybın olur? Olmaz. İnsan ömrü çağımızda 70-80 arası. Doğduğun gün okumaya başladasanız, 70/80×365=25550-29200 eder.

Bazıları önemli şüphesiz. Hak Subhanehû’nun anlamamız için indirdiği bir yana, klasik eserleri unutmamalı.

Her neyse. Bu büyük insaniyet kütüphanesinden seçimi nasıl yapacağız?

Bana göre çözüm basit. Şirketler gibi. İkinci elden.

Yani zaten okunmak için ilk elemesi yapılmışlardan.

….

Ki bunların farklı özellikleri de var.

Ne gibi?

1932 yılından bir mektup. Bir meslekdaşım yazmış; ismi belirsiz. Yaşamaya devam ediyor. 

Notta;

2 taburcu var

pijama 18 adet

çamaşır 18 ”

çarşaf 2 ”

gömlek 3 (5) ..

yazmış.

50-60 yıl öncesinden bir hayat emaresi. Farklı bir güzellik. 

Öyle değil mi?

Reklamlar

Pamuk Annem

84 yaşında. Muhacir evlerine yerleştiğinden bu yana 66 yıl geçmiş.

Rahmetli Menderes vermiş arsayı. Babasıyla beraber yapmışlar evlerini. Tek katlı. İki oda. Banyo ve mutfak çok mütevazi. Tuvaleti bahçede. Hâlâ nasıl boya yaptığını, kiremitleri nasıl döşediğini hatırlıyor. 

Babası at arabacısıymış. Ben tanıyamadım. Hanımın sevgili dedesi. Kum taşırmış. Sabah erkenden yola çıkar, rızkını ararmış. Köşe başına kadar torununu götürür, 3 kuruş 5 kuruş şeker sakız parası verirmiş. Dede, atını kimselere emanet etmezmiş. Öyle ya. Kendi alınteri ile eve çalışan bir emekçi.

Unutamamış Pamuk annem babacığını. Hatıralarını sıralar da sıralar. Gözler buğulu.

-Babacım benim. Onu seviyorum.

Bu cümleyi tekrarlamak çok hoşuna gidiyor olmalı; gözleri yaşarıyor. 

-O benim canım.

Sanki karşısında ve kulağına fıdıldıyor. Sağlığında söyleyememiş, belli. O senelerde ayıpmış birine sevdiğini söylemek.

-Hem halim, hem selimdi.

Bir gurur kokusu kulaklara çalınıyor.

İstanbul Gaziosmanpaşa Kartepe’deymiş mekânları; göçmen evleri. Şimdi bile herkes öyle bilir. Gerçekten kar çok yağarmış. Hepsi yıkılmış. Sevimli evler, biçimsizleriyle değişmiş. Saadet kokusu, para kokusuna mağlup olmuş.

-Canım babam. Seni çok seviyorum. Seviyorum…

10 kez bile belki az. İçinden ne çok tekrar ediyordur. Ne özlem.

Vefat edeli olmuş kırk yıl. Diyor ki; 

-Gidemedim bugün.

Kaç kez kabrine gidip dua ettik. Kabul edemiyor vefatını; burnunda tütüyor belli.

-Canım babacığım.

Zaten severdim at arabacılarını. Şimdi daha çok seviyorum. Yumuşak huylu biriymiş. Rahmetler olsun. Adı Nuri.

Bugünlerde işler değişti. Evine gitme derdine düştü. Hani o bacasından duman değil şefkat fışkıran ev. Göçmenlere ait olanından.

-İstanbul’da evim var. Bekler beni kocam. Bursa’da ne işim var benim. Aldınız getirdiniz kaldım buralarda. Kocam açtır, açıktır. Atletini bulamaz. Havlusu kirlenmiştir…

Gurbet acısını hissediyor. Yalansız.

Öleli otuz sene olmuş kocası. Unutmak istemediği, saçlarını savurarak önünden geçtiği ilk gün. O gün vurulmuş kocası. Aşk ateşi dağlamış adamı.

Vazgeçmesi imkansız. Fronto-temporal lob atrofisi var MRI’de.

Demans.

Beyninin küçülmesinden mi, yoksa özlemin derinliğinden mi bilemedim. Hangisi daha güçlü; hangisi daha kavi; tutsun götürsün onu?

Vazgeç tuşu silinmiş.

3 yaşında kızımız oldı. Çok şirin. Çok mutlu. Yeterki evi, kocası, babası aklına düşmesin.

Pamuk annem.

Asla vazgeçmiyor. Sevimli ve mutlu bir bakışla;

-Yıkılalı yıllar olmuş evine gidecek.

Evimizin onur misafiri. Çıkıp gitmesine razı değiliz. Terk etmiyor.

Pamuk annemizi seviyoruz. Yaradanın bize hediyesi.

Hipnoz Olmuşum

Tamamen tesadüfen bulunmuş bir zihin potansiyeli. Çeşitleri var. Belki de en ilginci self-hipnoz; kişinin ken kendisini hipnotize etmesi. Hayvanlara da yapabiliyorsunuz. Hatta tavuklara yapıldığını biliyorum.

Genellikle, gösteri amaçlı yapılanlarına şahit oluyoruz. O da televizyonda. İçimizde hep bir şüphe; acaba bir numara mı var? Aldatılıyor muyuz?

Hipnoz, odaklanma demek aslında. Derin trans başka bir boyutu. Bu derece hipnotize edilmiş birine, bu anda öğretilen şifre-komut ilişkisi, kurban’a istediğimiz şeyi yaptırabiliriz. 

Uf. Kafada deli düşünceler…

Hatta, yine bir televizyon programında seyretmiştim, National Geographic idi, yolda yürüyen yayanın kulağına bir şeyler fısıldayarak komut öğretiliyor ve mağdur kırmızı balonu görünce banka kartı ile para çekip, hepsini çöpe atıyordu.

Uff. Kafada deli sorular…

Günlük hayatımızda da hipnozu o kadar sık kullanıyoruz ki, farkında bile değiliz. Bir konuşmayı kuvvetlendirmek için yapılanlar takılıyor hemen gözüme (Bu da bir hipnoz oldu).

Mesela?

Medyada kullanılanlardan Kıskıvrak nedir? Derin anlamına girmeden Defalarca tecavüz ne demektir? Ya Örgütsel Döküman?

Hadi bu sonuncusunu bir mânâ verebilelim. Öbürleri, dolgu taşı. İnandırıcılığımızı artırmak için kullanılan hipnotik ifadeler. Hepsi bu.

Ufff. Kafada deli fikirler…

Davut’un Bisikleti Ne Marka?

1700’lü yılların sonunda icad edildi. Belki de önce idi de tarihe ancak o zamanlar not düşüldü.


Celerifere. Evet. Ona ilk verilen isim bu. Veleospite, bizdeki ismiyle velespit sonra. Şeytan arabası.

İki teker, yani bi cycle, bisiklet, denge işi. Yere değen noktası 2 olduğundan, düzlem oluşmuyor. Haliyle düzlem oluşmayınca da hareket olmadığında düşülüyor. Bir diğer söylenişle, fizik, matematik ve dahi kimya bir birine giriyor. Kimya be derseniz, onu düşene sırun. Kimyanız bozulur.

Dengenin özeti şu: Ne yöne düşüyorsanız, direksiyonu o yöne çevirecek ve o yöne hafif yatacaksınız. Bu da tam da gelmek istediğimiz konu. Eğer aksini yaparsanız, düşersiniz.

Doğrusunu yalnız Allah bilir Tevrat’ta geçen bir hikaye vardır; Davut ve Golyat. Golyat, savaşta ve dövüşte yenilmesi imkansız biriymiş. Onu güne kadar önüne çıkan her ama herkesi, atalarının çayırına göndermiş. Gel zaman, git zaman artık Filistin halkının canına rak demiş. Ödüller vaad edilmiş. Davut çıkmış. Ödülleri de sevmiş olmalı. Çıkmış gebertmiş azılı katili.

Derler ki Davut, Golyat’tan önce kendi korkusunu yenmiş. İlk yendiği ve çok daha büyük olanı o imiş.

Tıpkı bisiklet gibi.

Hani düştüğünüz tarafa dönmeniz ve o tarafa yatmanız gibi. Aksi halde kimyanız bozulur. Düşersiniz.

Kim bilir, belki hayatta pek çok şey böyle?

Anne Analık

Hani bazen durursunuz bir resim karşısında. Ressam ne güzel yapmıştır. O ne güzel tasarımdır. Saatlerce durur karşısında düşünür dalar gidersiniz.

Anne. Türk kültüründe ne zaman başladı acaba? Görünen o ki Ana idi evveliyatı. Sonra İstanbul türkçesinin kıvrımları ile anne oldu. Kökene bakmak lazım.

M.S. birinci bin yıldan önceki metinlerde ana/ane olan bir kelime. Çocuk lehçesindeki  n‘in tekrarlaması ile anne olmuş. Ne hoş değil mi? Anne şefkati, çocuk masumiyeti bir arada.

Annelik de öyle. İstanbulî bir kelime olabilir. Ki öyledir de. Bir yumuşakşık hakim.

Peki ya analık?

İçanadolu’nun bazı yürelerinde kullanılır; babanın ikinci eşi. Birincisi vefat ettikten sonra aldığı hanım. 

Evet, vefat ettikten sonraki. Zira boşanmak anadolu insanının aklından geçmez. “Pazara kadar değil, mezara kadar”dır akitler.

En kuvvetlisi, bir başka ocaktan emanet alınan eş.

Analık?

Sert bir kelime değil mi? Nerede anne/annelik’deki yumuşaklık? Keskin. Hırçın.

Bir üveylik var; bir yabancılık. Gariplik. Hoşgörmezlik kokusu. 

Babanın  mecburen aldığı ikinci hanım.

Çocukları garip kalmasın, aç kalmasın, hor olmasınlar diye aldığı.

Bir kelime sadece. Ama, Van Gogh’un resmi, Michelangelo’un heykeli, Necip Fazıl’ın şiiri gibi. Dalıp gidersin. Hikaye yazarsın; belki roman.

Matthew Stanford Robison’un mezar taşı gibi. Hayat hikayesi oracıktadır; gözünün önünde.

Analıklar, analık etmesin.

Annesiz kalmasın çocuklar; analı kuzu, kınalı kuzudur zira.

Tırtıl mısın Timsah mı?

İpek böceğinin serüveni ne ilginçtir. Tırtıl, koza, kelebek. Hepsi birbirinden tamamen farklı. Birini hiç görmeyen, öteki ile irtibatını göremez. Öbürünü bilmeyen, beriki ile ilişkilendiremez. O kadar değişik.

Her safha, bir diğerini takip ediyor. Dut yaprağının yeşerme vakti, tırtıl var. Kışı geçirebileceği zaman, o anki sıcaklık derecesine mukavemetli evresi ortalıkta.

Biri ötekini çiğneyemiyor. Standart.

Yüce Yaratıcının sanatını gösterme yollarından biri. 

Müthiş.

Tipler hep bir birine duacı adeta. Öyle ya. Koza, varlığı için tırtıla muhtaç. Kelebek kozaya.

Tık, tık, tık. Matematik gibi.

Mükemmel bir metamorfoz.

İnsan? İnsanda metamorfoz yok; metafor var, metâ var. 

Öyle mi? Görelim.

Kalbe sahip; deveran eden, durmaksızın çalışan, mütemadiyen değişen. Ne alaka? Az dur.

Sık sık duyarız: 

-Seni hiç tanıyamamışım.

-Ben nasıl aldattın?

Yıllarca beraber yaşayıp, aldanabiliyoruz. Gün içinde bile.

Çok naif gördüğümüz biri, direksiyon başında canavar olabiliyor.

Ortak noktaları çok olan iki dost,  maç esnasında kanlı bıçaklı olabilir.

Bir saniyesi bir dakikasına uymuyor. Çok sevdiği amcasının canına kast etmesi iki saniye sinirlenmesi yetebilir. Hem de hiç uğruna.

Oysa. Demin ne kadar da sabırlıydı.

Fikir metamorfozu.

Timsah girer burada devreye.

Timsahın ömrü hayatı beş noktada döner geçer; beş fıtrî hareket: Beslenir, çiftleşir, donakalır, kaçar veya saldırır.

Ne için yaptığını bilmez. İçgüdü  veya sevk-i tabii ile hareket eder. Aç ise beslenir. Zamanı ise ürer; sadece erişkin dişiyi gözetler. Tehlike anında ilkin donakalır. Kendini zayıf hissederse kaçar. Gözü keserse, savaşır.

Buldunuz mu insansılık?

Timsahlarda korteks yok gibi. Orta beyin var. O da Miniminnacık.

Korteks. Düşünme, bilgiyi işleme tabi tutma, doğruyu yanlışı, zamana ve mekana göre kalıplara ayırma, çıkarma bir dolu iş, kortekse ait.

Son derece karmaşık iş, timsahda yok. Yok, çünki ona lazım değil.

İnsanda korteks var. Orta beyin de var. Yani timsahsılık. 

Hani vardı ya insanda kalp? O işte. Yanar döner gönüller, önüne geçilmez kabalıklar, önlenemez şiddet, hepsi ama hepsinde, ortabeyin yani talamusun, yani timsah beyninin katkısı var.

İlk soruya geri dönelim.

Tırtıl mısın,  yoksa timsah mı?

Yoksa hepsi mi?