Tour de Eiffel 

1789’daki Paris’te başlayıp tüm dünyayı olumlu olumsuz etkileyen olaylar ve fikirler, çağlayana dönüp akmaya devam etmekte. Kıyamete dek de devam edecek


Bu küresel hareketi Eyfel Kulesi mimarı nasıl tarif ediyor bakınız:

Demir yığını değil aslında. Fikir yumağı.

Bu yumağın etkileri, yankıları, elbetteki ecdadıma da ulaştı. Kimini yaraladı. Ötekini hayıflandırdı. Çoğuna ilham verdi.

Yankı. Geç gelir. Hele de uçurum genişse. Bize ulaşması 100 yıl. 1789. 1889.

Bu dönem olaylarına ve şahsiyetlerine bakıp anlamak istiyorsak, 18. yüzyıldan başlamalıyız.

Zayıflamış ve çaresiz gözüken, yıkılışı mukadder olan Cihan Devlet’inin efradının hislerini anlamak için, daha eskiye gitmeli.

Reklamlar

Seyfi Baba’cığım, WhatsApp’dan Mesaj Atamıyor

Millî şairimiz Akif. Asıl mesleği baytarlık. Mehtere hakaret için denilen şey, mesleği için de söylenir; kabalık için, hakaret için: Baytar!

Oysa ciddi incelik gerekir. Öyle ya. Kendini ifade edemeyen bir varlığa nasıl kötü davranacaksın ki?

Akif, mesleğinden, meşrebinden, Sevdiğinden (sav), Tek Sevilesi’nden (cc) aldığı belli olan zerafetini, şiirinde göstermiş. Tavırları ile ilan, tarzı ile nakş etmiş.

Osmanlı Devletinin son demlerini, yaşlı bir adama benzetmiş. Ne hoş.

Külli nefsin zaikatül mevt ilâhî haykırışını adamın yüzüne vurmamış. Anlayıver demiş.

Nur içinde yat Akif’imiz.

Yaşadığı, hüküm sürdüğü dönemlerde, İ’lai kelimetullah‘ı, hatasıyla-sevabıyla, doğrusuyla-yanlışıyla göstermiş ecdad. Ölümüyle de öyle: Öleceksin!

Seyfi Baba ve diğer şiirlerini okumadan o devir anlaşılamaz.

Tıpkı Twitter, Facebook ve Instagram gibi olur; whatsApp’dan mesaj atmak gibi.

Bunlara Sosyal Media deniyor. Ses ve resim içeren, özel veya genel olabilen yazılı mesaj iletme odacıkları var. Bu odalara girersen mesajı okuyorsun.

En berbat özelliği, duygu yok. Ses tonu yok. Mimik yok. 

Düz bir borudan iletilen kelime serisi  karşılıklı gidip geliyor.

Netice olarak, duygunun olmadığı ucubeler dizesi, illa yanlış anlaşılıyor.

Zor. Biz eskilere okuyup anlamak kolay. Yeni nesile zor.

Artık geri dönüşü yok. Seyfi Baba’nın, Osmanlı’mızın tekrar dirilmesi gibi.

Kaybettik.

O güzide kelimeler, mânâ zenginliği veren şapkalar gitti. Gömüldü gömülecek.

Ehl-i ihtisasa kaldı.

Susuz Yaz

Koçyiğit’in meşhur filmi. Bu film parlatmıştı şanını aktristimizin. Bir Metin Erksan filmi. Yıl 1963.

Yıl 1994. Yaza girerken yine yeni bir susuz yaz. İstanbul’un 45 günlük suyu kalmış. Yeni taze belediye başkanı Kıymetlimiz Recep Tayyip Erdoğan.

Şer cephesi, bizleri karamsarlığa sokmak maksadıyla, bizzat içine ittikleri susuzluğa çarenin bulunamayacağını medya vasıtasıyla pompalamaya başladılar.

Zaman  Hacc zamanı. Tayyip bey İstanbul’un başkanı. Binler hacı Arafat’ta seferber oldu. Dualar, dualar. Yeni Başkan, yaptı güzide organizasyonu, kurdu dua cemiyetini: Yağmur Duası.

Kulakları çınlasın Engin Ardıç, duanın gerçekleştirildiği günün akşamında, anchor‘u olduğu TV’den dalga geçti. Yok efendim 20. yüzyıldayız. Yakışır mı? Bir dolu terane.

O gece Hak Subhânehû verdi rahmeti; Star tv’yi cezalandırırcasına. Su bastı binasını.

Ergin bey, çiğ biri değil. Özür diledi. Hem Yaradandan, hem de duahanlardan.

Yerlerin planı başka,

Göklerin başka.

İçimdeki Kurt

Kelime oyunu gibi: Descartes 👉 Kant 👉 Comte 👉 kurt. İlk kelimeden son kelimeye ulaşmak; her seferinde bir harf değiştirerek anlamlı kelimeler türeterek üstelik.

Yukarıdaki sıralamanın başına Şüphecilik ve Spinoza da yakışabilir. Tam emin değilim.

Ortak noktalarıbunların doğru bilgiye ulaşma çabası. Takdire şayandır. İnanılmazdır. Bilhassas Spinoza gibi, Descartes gibi daha işin başındaki olanlara. Yani yapılmayanları yapanlara tebriklerimizi göndermeliyiz; her ne kadar uçurumun kenarında dolaşsalar da: Bir feylesof’un da itiraf ettiği, ama gereğini yapmadığı, insanın manevi yönünün olduğu, bunun maddede olmadığı ve bu yönlerin de ve hatta gerekli olduğu şey

Allah  var diyiverse, Kur’an’î olacak; şüphe ederek, yani düşünerek doğruya ulaşmak.

Kopyala/Yapıştırcı gençlik ve hâlâ o dönemde takılıp kalmış herifler, bi dolu güzel (?) söz paylaşıp takdir edilmek istemekteler. Bunların bir kısmı uydurma. Aklıevvellerin uydurdukları veyahut def-i hacet ettikleri laflar, tehlikeli. Gereksiz.

Siyasî kayguyla belli bir hedef için yapılan uydurmaların haddi hesabı yok. Hayatımızdan çıkaröanın, bitirmenin imkân ve ihtimali yok. Tıpkı Twitter‘da olur olmaz küfredenler gibi. Engelle engelle bitmiyor. En iyisi görmezden gelmek.

Demem o ki, Hak Subhânehû’nun bizden istediği düşünmemiz.O, yolumuza sayısız işaret bırakmış, sayısız. Onları takip edip doğruya ulaşmaya çalışma çılgınlık. Yiğitlik falan değil. Filozofların yaptığı gibi, her şeyi önce ret edip başlamak, akılcılık değil. Bu, uçaktan paraşütsüz atlamaya benziyor. Yolda yenisi yok.

Vesselâm. 

Karnım Acıktı

Önceleri okuduğum için hayıflandığım çizgi romanlar vardı. Texas’ın Çelik Bleck’i, Tommiks’deki Suzi Profesör, Zagor’da Gamlı Baykuş… Neler neler.

Şimdiki gençliğe baktığımda ekranlara gömülmüş durumdalar. Hayıflandığım okumalar meğer şansmış, kazançmış.

Bu okuduklarımın içinde bir tek Teks vardı, her kitapta sonu da belli olan. Bir sonrakini satma garanti stratejisi veya basit bir pazarlama taktiği olarak,  Kaptan Swing’de öğrenemezdiniz maceranın sonunu.

Aynı kirli oyun devam ediyor.

TV dizileri, maceranın iç güzelliği veya senaryonun kuvveti ile yapamadıklarını, ucuz bir işle, bedava olması gereken umut satmakla sağlamaya çalışıyorlar.

Sonuç?

Her bölüm, esas oğlan veya esas kızın melül melül bakması ile bitiyor.

Sonra da bekle dur.

Dizi satsın.

Oscar alayım.

Vs vs.

Bu numaralara karnımız tok.

Sağlam işler lazım; açız aç.

Urgan

Şiraze. Şirazesi kaymak

Dilimizin zenginliği. Yerinde kullanırsan, nefis bir mânâ kuvveti, harika bir belâğat olur. Yeni nesil ne uzak. Yazık ki yazık.

Şu kitabın her açıp kapatılma sonrasındaki şu düzgünlüğünü, şiraze verir. Kendir ipi. Bir nevi urgan.

Hayatımızı düzenleyen illa şirazeler var. Bilindin bilinmesin kadir kıymetleri.

Ölmeden olmadan göçmeden kaçmadan kaymadan şiraze, gereğini yapmalı.

.

Pinned

Bugün kitap fuarından verdiler 2 deste kadar. Ayıraçlar. 

Kıvır da bilsinsin okuduğun.

Kıvır da bilinsin okunduğu.

Oysa okunduğu bilinse daha iyi değil mi? Buna göz değmiş dese biri ne hoş. Hayat belirtisi; cenaze değil.

Eski cenaze törenlerinde, paganizm‘den mi kalmıştır bilmiyorum, katafalkın içine konurmuş müteveffa‘nın sevdiği eşyalar. Sanki kitabı seviyoruz da.

Ayıraç. Tabuta konacak.

Yok. Sayfa arasına.

Ne fark? 

Kişi sevdiği ile beraberdir” diye bir aziz söz var.

Oysa

Bizden ırak, gönülde yakın olsun muamelesi; kitaba.

Söylenecek ne çok söz var.